Adil Zorlu

AH BE HOCAM!

AH BE HOCAM!
A- A+

Sık sık şu tür mesajlar alırım. “Ben bittim, mahvoldum. Bir günaha bulaştım.” Başkasından gelmesine de gerek yok aslında. İçimin içinden de gelir o mektup: “Hiç ummazdım kendimden. Oysa beni herkes güzel bir insan sanıyor. Ah, ben nasıl ettim!” Sonra kanlı sözler gelir. Ha kendi yüreğimden gelmiş, ha adını bile bilmediğim bir kardeşimden. O kadar tanıdık ve o kadar ortaktır ki: “Rabbimin yüzüne nasıl bakacağım bundan böyle. Yüzüm yok namaz kılmaya… Beni Allah affeder mi ki…”

Hiçbirimize yabancı değil ki bu cümleler. İçimizin yangını. Pişmanlık nehrimizin yatağı. Sanırız ki hep günahsız kalacağız. Umarız ki hiç hatasız tamam eyleyeceğiz âlemi. Böyle olursa Rabbimize karşı bir iddiamız olacaktır işte: “Bak, ben günahsızım işte…” “Hiç hata etmedim ki…” Bu iddianın içinde Allah’a muhtaç olmama arayışı saklıdır. O’nun affına, merhametine ihtiyaç duymama tavrı.

Çok sık düştüğümüz hatadır: Sınanmadığımız günahlar konusunda kendimize güveniriz. “Ben kim, öyle işler kim!” “Ben o günahı işleyecek adam mıyım, hıh!”lar eksik olmaz içimizden. O kadar çok eminizdir ki düşmeyeceğimizden; düşenleri kınarız. Alay ederiz belki. Aşağılarız, dışlarız. Boş durmaz, derhal ona buna gammazlarız. Ayıplarız. Ama farkında değilizdir ki, her türlü kınamanın ardında şu varsayım saklanır: “Ben o hataya düşmem!”

Elbette ki kimsenin günah çıkartıcısı olamam. Hiçbir kul için böyle bir makam yok. Kimi, niye bağışlayacağını Allah bilir. Ancak, kendimizi bağışlanmaz bilmek de haddimize düşmüş değil. Allah affetmez demek, Allah’ın rahmetine sınır getirmek demeye gelir. Nasıl başkalarını O’na affettirme yetkimiz yoksa, O’nu bizi affedemez saymak da, kendimizi O’nun tarafından affedilmez bilmek de haddimiz değil.

İnsanın kendine günahı yakıştıramaması, kibrinden kaynaklanır. Elbette ki ben de sen de onlar da hataya düşebiliriz. Rabbimiz bizden hatasızlık bekliyor değil. Beklediği hatasızlık değil, hatamızı hata bilmek, hata edebilir olduğumuzu kabullenmek. Böylesi daha bir “kulca”dır.

Kim bilir o ummadığımız günaha kaymasaydık, nasıl da gururlanacaktık. “Ben öyle şeyler yapmam!” edası bir büyük günah olarak yutacaktı bizi.

Peki şimdi o büyük günah sonrası haline bir bak: Duadasın. Yakarıştasın. Gözün yaşlı. Mahcupsun. “Rabbim beni affeder mi diyorsun; işte bu kulluk halidir.. Rabbimizin hoşlandığı haldir. Sınanmışsın ve artık bu konuda daha bir kula yakışır şeyler söylüyorsun. Ben bu günahı yapacak insan mıydım sorgusu bile gurur içeriyor, farkında mısın? Demek ki yapabilirmişsin, demek ki acizmişsin, demek ki kendine güvenmek yerine Rabbini vekil tayin etmeliymişsin, demek ki sınanmadığımız günahtan sınanıncaya kadar kendimizi o günahtan uzak bilmemeliymişiz..işte bunlardır kulluk dersi. Her birimizin dikişlerinin zorlandığı bir yer vardır, senin duruşun oradan yara almış demek ki… bundan böyle o yaranın acısıyla daha çok merhem olacaksın kendine ve kardeşlerine..

Günahlar konusunda geçmiş geçmiştir; kula düşen o geçmişten ötürü ümitsizliğe kapılarak geçmiş günahını bir de geleceğin günahı haline getirmemektir. Başını kaldır ve Rabbinin mağfiretiyle yürümeye başla.

Seni bağışlayacak olan ben değilim elbette… Allah’ın bağışlayıp bağışlamayacağının haberini de ben veremem biliyorsun. Bildiğim ise şu: bir günahın ardından gelen mahcubiyet bir günahsızlığın ardından gelen gururdan hayırlıdır..bu mahcubiyet işte, işte bu mahcubiyettir bizi kul eyleyen. Unutma Allah sabıka bırakmaz..

Sen hala daha Rabbinin onurlu ve şerefli bir kulusun…

Selam ile..

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Adil Zorlu yazıları